Kirli Sakal: B2

Borisov uyandığında camın buğulu olduğunu fark etti. Küf kokan, beyaz, kirli yorganı üzerinden aniden atıverdi. Yatağa oturduktan sonra kararmış dirseklerini dizlerinin üzerine koyarken ellerinin arasına da yüzünü iliştirdi. Derin bir nefes almaya çalışıyordu ki göğüsünde acı bir tat hissetti ve bir hışımla cama doğru koşup ardından camı araladı. Dışarıda yağan tipiyi görünce ciğerlerine ürperti dolan Borisov, ”Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” diyerek şaşkınlığını korumaya devam ediyordu. Ellerini yavaşça yüzüne doğru götürdü. Yüzüne vuran kar tanelerini hissedebilmek için naif dokunuşlarla parmaklarını yanaklarında gezdiriyordu. ”Eğer bu doğruysa…” diye geçirdi içinden.

Borisov’un şaşkınlığı koyu yeşil, tahta kapının gıcırdamasıyla son bulmuştu:
-Uykunu almışa pek benzemiyorsun ama madem uyandın…
+Sen de kimsin?
-(Elindeki kıyafetleri göstererek…) Al şunları da üstünü başını toparla. Yarım saat sonra Nayman’a gitmek için Yalena seni arka kapıda bekliyor olacak.
+Bir dakika, bir dakika… Benim Kırgızistan’da ne işim var? Hemen İgarka’ya dönmem lazım!
-Senin için İgarka’nın yolu Nayman’dan geçiyor artık, Borisov.
+Nayman’a ne için gideceğim peki?
-Çok sevgili kızın için, Işıl!

Kirli Sakal: B1

Saat 09:32
+ Alo!
– Borisov?
+ Evet?
– Ben polis departmanından arıyorum.
+ Buyurun?
– Evine geldik, seni bulamadık?
+ E normaldir, görevdeyim. Bir sıkıntı mı var?
– İfadeni alcağız. Hemen İgarka’ya gelmelisin. Geldiğinde bu numarayı ara, biz seni alacağız.

Hemen buraları toplamam lazım. Yoksa bir an önce çıkmalı mıyım bilemedim. Neyse hemen çık Borisov, yoksa bunlar seni yiyecek!

Borisov her tarafı ter izi olan, hafif kırarmış siyah tişörtünü kafasından geçirerek alelacele giydi. Gözleri sadece daire kapısını arıyordu. Yanına telefon ve cüzdanından başka hiçbir şey almadı. Kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı. Ama ara sokaklardan koşarken bir yandan etrafına bakmayı da ihmal etmiyordu. Karşıdan gelen külüstür arabaya eliyle dur işareti yaptı. Yaşlı adam ani frenle resmen asfalta lastiklerini bıraktı:

+ Öldürüyordun beni!
– Nereye gidiyorsun bunak?
+ İgarka’ya.
– Beraber gidiyoruz!

Yaşlı adam korkudan çok merakla bakıyordu Borisov’a. ‘’Bu sakallıyı bir yerden ısırıyor gözlerim.’’ diye içinden söyleniyordu ki, Borisov derin bir nefes alırken şakaklarından akan teri elinin tersiyle sildi:

– Adın nedir bunak?
+ Yegor.
– Yegor, artık benimlesin.
+ O niye?
– Para karşılığı (cebinden banknotları çıkarır) ufak bir iş sadece. He, ne dersin?
Yegor ‘un göz bebekleri büyüdü:
+ Yapacağım işe bağlı.
– Kinerma’da benim evim var. Ateşe vereceksin.
+ Tamam, şimdi şakanın hiç sırası değil. İşimi söyler misin?
– Ben ciddiyim Yegor.
Yutkunan Yegor:
+Pekala! Gece gideceğim. Torpidonun gözünde müsvedde kağıt parçası olması lazım. Oraya yaz adresi. Ha, Bu arada! Sana nasıl sesleneyim?
-Kirli Sakal!

Bitmez Tükenmez Hasret

Hava hafif puslu.

Boğazda çıkmayan gözyaşının acısı…

Ufak bir karın ağrısı…

Bulutlar sanki döküldü dökülecek.

Bir parça koparsam buluttan,

Bastırsam yüreğime,

Kapanır mı yarası?

Durur mu kanaması?

İçimde bitmez tükenmez hasret…

Yüreğimde bir kıpırtı var;

Günlerdir çözemediğim,

Heyecan mı yoksa üzüntü mü bilemediğim.

Hem heyecan hem üzüntü bu.

Heyecan çünkü;

Can parçalarım gelecek,

Gözyaşlarım bir an olsun dinecek

Üzüntü çünkü;

Can parçalarım gidecek,

Gözyaşlarım boğazıma dizilecek.

(25.09.2017)

Her ömür bir an, her an bir düş peşinde.

Kelimeler daha bir anlamsız gelmeye başladı yazdığın mektuptan sonra. Üzerinden aylar geçti belki. Cevap bile yazamadım kaleminden düşenlere. Toplamaya gücüm yetmedi. Fırsatım bile olmadı. Korktum yazdıklarını anlamaktan. Yeniden okudukça farklı anlamlar çıkarmaya başladım. Kafamdan senaryolar yazıp bitirdim. İnsanlara anlatmaya çalıştım anlamadığım şeyleri. Onlar da benim gibi boş baktılar. Sonra gözümde birden büyümeye başladı aradan bir satır. Mürekkep kaymaya başladı aşağıya doğru. Kağıt kapkara oldu ama sadece o satır aydınlıktı. Işığın doğuşunu hiç bu kadar yakından görmemiştim. Tutmaya çalıştım ama elim yetişmedi yazdıklarına. Bütün kağıdı kapladı küçücük satır. Ve artık anlamıştım. Baştan baştan okudum: Her ömür bir an, her an bir düş peşinde. Biz yalnızca kendimiz için değil, insanlık için güzel günler düşlemede…”
Hayallerime umut saçan bu cümleyle uyuyorum artık geceleri. Güzel günler göreceğiz inanıyorum.

Bu ümit ile ye’sin savaşı olacak.

   Defterimi açıp okudum bugün. Neler yazmışım diye bir göz gezdireyim dedim. İçi hep karalanmış sayfalarla doluydu. Sayfaları çevirdim, çevirdim, çevirdim ve durdum; gözüme bir ara aydınlık ilişti. Bir kaç sayfa geri döndüm. Yüzüme minik bir gülümseme düştü. Titremeye başladı çenem. Sayfaya bulutlar doldu aniden. Yağmurların arasında kaldı aydınlık. Hava kapandı. Yüzüme düşen gülümseme kaçıp giderken yeri hiç boş kalmadı; korku baş köşeye oturdu yine. Korkunun hemen sağ tarafında nefret hazırda bekliyordu, sol tarafında ise hüzün; boynu bükük ve yorgun…
   Sanırım bu ümit ile ye’sin savaşı olacak. Tek bir aydınlık kaldı kurtarılmayı bekleyen. Kararmış hayatların arasında bir tek aydınlık…

Güzel günleri bekliyorum.

 

     Tüm düşlerim, çocukken giydiğim iki numara büyük sandaletin ayağımdan kayıp gitmesi gibi gözümün önünden sessizce kaydı gitti. Yılmamaya çalıştıkça önce yaşlanmış bir ağaç gibi belim büküldü. Ardından yeşile bulanmış yapraklarım gerçek yüzünü gösterip sarardı, hiç beklemeden tek tek dökülüp gittiler. Çırılçıplak kaldım hazanın yakan soğuğunda. Tek ümidim nevbaharın gelip içimi yakan bu ayazı kapı dışarı etmesi. Bekliyorum baharım. Güzel günleri bekliyorum.

 

Herkesin içindeki yalnızlığı yaşayan, yaşananlara yabancı…

 

     Zaman mefhumu çok garip öyle değil mi? 1 gün 24 saat, 1 saat 60 dakika, 1 dakika 60 saniye ve nice terimler zamana ait ama bundan ibaret değil işte; her şey bir ânın içinde. Her ömür bir an, her an bir düş peşinde. Biz yalnızca kendimiz için değil, insanlık için güzel günler düşlemede. Ne güzel bir cümle değil mi? Başkası için yaşamak, ”ben”ini ”biz” denizine atıp zamandan amade sonsuzluk koridorlarında yürümek… Zamanın içinde kaybolmak da var tabi. Herkesin içinde, karanlığın içerisinde, fenerin olmadan yolunu bulamadan zamansızlığın peşinde…
     Evet yalnızlığı hissettim ben de. Hem de kalabalıkların içindeki yalnızlığı, kimsesizliği hissettim. Evet evet, hem de zaman ve mekan ayırt etmeksizin beynine koca bir balyoz vuran çaresizlikten bahsediyorum. Elimden bir şeyin gelmeyişini, hem de elimde, gözlüklerimde buhar yapmış demli bir kahve ya da çay olmadan izliyorum. Ne sinemada ne de evde bir koltuğun kenarında; bir koğuşun içinde herkesin hiçliğinde kimsesizliğin içerisinde izleyenlerle birlikte izliyorum. Ne yönetmenim ne senarist ne de yapımcı, sadece herkesin içindeki yalnızlığı yaşayan, yaşananlara yabancı…

Bate’nin Diyecekleri Var’daki ”Yalnızlığı hissettin mi hiç?” sorusuna bir cevap niteliğinde. Yıkık dökük birisinden, devrik bir kaç cümle daha işte.

OKAWA

Hemen mi öleceğim?

 

 

     Yıllar önce hastanede çalışırken ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve ”Eğer kurtulacaksa veririm kanımı.” dedi. Kan nakli ilerlerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı; ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: ”Hemen mi öleceğim?” Küçük, doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kanı verip öleceğini sanmış, buna rağmen kanını vermişti.

 

Dinlemek için dinlemeyin.

 

     Dünyada sadece bir çift kalan nadir bir orangutan türünün erkeği ölmüş. Bu ender hayvanın üreme ihtimali sıfır, bu yüzden soyu tükenecek. Ne yapalım diye düşünmüşler; kurullar toplanmış, çözüm yok. Kuruldaki bir Türk bilim adamı şöyle demiş: ”Bizim memlekette bir İsmet Ağabey var, söylemesi ayıptır aynen bu orangutana benziyor, hatta biraz daha kıllıdır. Ondan rica edebiliriz, 100-200 dolar da ödül verirsek bu işi yapar ve orangutanların soyunu kurtarır herhâlde.” demiş. Bakmışlar başka çare yok, İsmet Ağabey’e gitmişler ve durumun önemini, yapacağı hizmetin büyüklüğünü anlatmışlar, bir de ”Karşılığında 100 dolar söz konusu” demişler. İsmet Ağabey düşünmüş ve ”Olur ama üç şartım var.” demiş. Herkes sevinç ve merakla ”Ne?” diye sormuş.
”1. Öpüşmem,
2. Yavru erkek olursa rahmetli babamın adını koyarsınız,
3. 100 dolar çok, en fazla 50 dolar veririm!”
Anlamak için dinlemelisiniz, dinlemek için dinlemeyin.

(Ahmet Şerif İzgören / Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır)

Aşık adam sınanmaz…

+ Benimle buraya geldiğin için teşekkür ederim.
Bu sabah kedi sana doğru söylemiş ben gerçekten de… 
yani…
Kısa bir süre önce fark ettim seni.
Ben aslında ailemle,
Benim annem…
Annemi kaybettim geçen sene.
Babam zaten yok.
Kardeşim askerdeydi öldü.
Şehit diyorlar ona ama o elektrikçiydi.
Bir paşanın havuzunun tesisatını tamir ederken çarpılmış.
Şehit sayılır mı sence?
Bi’ ikisi vardı.
Annemle kardeşim yani.
6 aydır onlarda yoklar.
Ben öğrenciydim.
Belki de hala öğrenciyimdir, bilmiyorum.
Hukuk okuyordum. 
3. sınıf.
Şiir miir, dergi filan.
Şiir okur musun?
Sever misin şiir?

Sonra bir sabah seni gördüm.
Sonra bir sabah daha gördüm, sonra hep gördüm.
Kedi de seni gördü.
Kedi seni çok seviyor biliyor musun?
Onunla takip ediyorduk seni.
Bazen izini kaybediyorduk ama bir sürü arkadaşı var. Onlara soruyorduk.
Sen öğrencisin aslında. 
Resim okuyorsun.
Şekerci de part-time çalışıyorsun.
Ben bir gün fenalaştım.
Hastaneye kaldırdılar beni.
Ölecekmişim.
Kanser.
İlik.
İlik nedir biliyorsundur.
Kemiğin içinde.
Kemoterapiye başlayacaksın dediler.
Bu tabancayı kedi verdi.
Oyun oynuyoruz biz bununla.
Bak içinde bir tane kurşun var.
Bu tabancayla böyle her sabah, hani sabah oluyor ya güneş filan.
Böyle bunu çeviriyorum sonra ağzıma sokup sıkıyorum.
Yok korkma simdi sıkmam.
Aslında çok mermim var benim.
Ama bir tane koyuyorum içine.
Çünkü sen varsın.

– Kendini çok mu eğlenceli sanıyorsun?
+ Ben, ben mi? Neden?
– Ne bu numaralar o zaman? Yok annem öldü, kardeşim şehit ben de kanserim zaten. Dünyada tek acı çeken sen misin, böyle şiir miir? Herkesin kendine göre bir derdi var ne ki bu? Tuttun getirdin beni buralara seni seviyorumdan girdin çıktığın yere bir bak.
+ Ama niye… Ben kötü bir şey söylemedim ki. Sadece seni seviyorum dedim bir de hastalığımdan bahsettim.
– Bu tabancanın gerçek olduğunu nereden bileceğim ben?
+ Belli senin şiir filan da okuduğun yok. Eğer okusaydın bilirdin ki; aşık adam sınanmaz…

 

Beş Şehir’den alıntı…

(Beş Şehir, Onur Ünlü’nün senaryosunu yazdığı ve yönettiği 2009 yapımı dram filmidir.)